Ben boykot kavramından gençlik yıllarımda haberdar olmuştum. Seksen öncesi dönemde üniversitelerde, özellikle sosyalist öğrenci grupları, iktidarın bazı karar ve uygulamalarını ya da üniversitedeki bazı kararları protesto etmek için, dersleri boykot ederlerdi.

Kapitalist sistemle mücadele etmenin daha bilinen yolu ise işçilerin grevleriydi. Grev sınıfsal bir mücadele aracıydı. Ülkedeki herhangi bir soruna değil, işçilerin haklarına yönelik bir eylemdi. Bu konuda sendikaların kullandığı slogan, “Üretimden gelen gücümüzü kullanıyoruz” idi.

Halen de devam eden bir eylem türü bu. Madenlerde, fabrikalarda ve belediyelerde çalışma koşulları ve ücretlerini yetersiz bulan işçiler, zaman zaman greve başvururlar.

İşçi sınıfı da sendikalar da eski gücünde değil artık. İşçi sınıfı hem sınıfsal homojenliğini kaybetti hem de siyasal eğilimlere göre sendikalar bölündüler. Bu süreçte iktidara yakın sendikalar üye sayısı bakımından daha da güçlendiler.

Bu anlamda ülke genelinde güçlü bir işçi hareketi ve sendikal eylemlere uzun zamandır rastlamıyoruz.

Diğer taraftan kapitalizmin yaşadığı dönüşüm, üretimden ziyade tüketimi öne çıkardı. Çünkü teknolojik gelişmeler ve otomasyon, üretim kapasitesini artırırken, küreselleşen kapitalizm sayesinde üretim ucuz işgücü olan ülkelere kaydı. Bu sayede Çin ve Uzak Doğu, dünyanın üretim merkezi haline dönüştü.

Kapitalizmdeki bu dönüşüm, tüketim toplumu değerlerini etkili kılmaya başladı. Artık, üretimden çok pazarlama ve tüketim önemli hale geldi.

Epeyce bir yıl önce Tansaş’lardan sonra ilk kez büyük ölçekli bir AVM olarak KİPA açılınca, sloganı şuydu: “Tüketici daima haklıdır.”

Yani sendikaların, “üretimden gelen gücümüzü kullanacağız” şeklinde tarif ettikleri grevlerin etkili olduğu dönem zayıflamış, onun yerine tüketmek, daha çok tüketmek öne çıkmıştır. Yani sistem açısından üretici kadar, tüketici de önemli hale gelmiştir.

On gündür ülkemizde, görülmemiş ölçüde yoğun ve yaygın protesto eylemleri gerçekleşiyor. Meydanlar ve sokaklar dolup taşıyor, balkonlardan tencere tava çalınıyor, üniversiteli gençler barışçı protestolarını yaratıcı ve bazen de esprili bir şekilde gerçekleştiriyorlar.

Dalga dalga yayılan gösterilerde gençler, ateşleyici güç oldu. Bunlar CHP’li olarak sokaklara çıkmadılar ama CHP’yi ciddi düzeyde ateşlediler. Cesaret ve moral verdiler.

Bazı basın kuruluşları ve holdinglerin boykotu da bu dönemde gündeme geldi. Bu süreçte iyi bir sınav veren CHP Genel Başkanı Özgür Özel, insanları barışçı eylemler için sokağa çağırmakla kalmadı, gençlerden de yararlandı. Onların önerilerini de dikkate aldı.

Hırvatistan ve Sırbistan’da yakın zamanda yaşanan tüketici boykotunu uygulama fikri de böyle ortaya çıktı.

Çağdaş demokrasilerde yurttaşlar, haksızlıklara tepki göstermek için sandığı beklemek zorunda değildir. İki sandık dönemi arasında da iktidarı eleştirebilir ve protesto edebilirler. Yaşananlar da budur zaten.

Tek Adam yönetiminin adalet kurumunu hiç olmadığı kadar devre dışı bırakması, çok sayıda siyasetçi, öğrenci, gazeteci, sanatçıyı suçsuz yere tutuklaması, TÜSİAD’a soruşturma, muhalif medyaya sürekli ceza vermek, daha doğrusu her türlü muhalefet girişimini, yargıyı araçsallaştırarak devre dışı bırakma gayretleri, toplumun geniş kesiminde tepkilerin dışa vurulmasına yol açtı.

Bu tepkilerin nedenine yönelik araştırma ve gözlemlerde, ilk sırasına adaletsizlik yerleşmiş bulunuyor. Doğal olarak onu da ekonomik kriz ve yoksulluk izliyor.

Sokak gösterileri ve büyük mitingler, sayısal bakımından Erdoğan’a karşı muhalefetin giderek kabardığını gösterdi. Ancak bu türden despot yönetimler, böylesi barışçı yurttaş katılımlarını dikkate almak istemezler.

Onun için eylem çeşitliliği önemli. Bugün için çağrı yapılan boykot eylemi, yaygın olarak benimsenirse, bu en az mitingler kadar etkili olacaktır. Çünkü bu sayede yurttaşlar gücünün farkına varacak ve Tek Adam rejimi, kaçınılmaz olarak bundan etkilenecektir.